RÖPORTAJ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RÖPORTAJ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2007 Cuma

'Türban üniversitede serbest olacak'


Yeni sivil anayasa taslağını hazırlayan Prof. Dr. Ergun Özbudun, türbanın üniversitede serbest, ancak kamu sektöründe yasak olacağını söyledi..

Sivil Anayasa Taslağı Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Ergun Özbudun, hazırlanan anayasa taslağında cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlandığını, ilk ve orta öğrenimde yasaklanan türbanın sadece üniversitede serbest olmasının öngörüldüğünü belirtti.
Özbudun, İtalya'nın Trieste kentinde katıldığı Türkiye Avrupa'da Konferansı'nda SABAH'ın Roma Temsilcisi Yasemin Taşkın'ın sorularına yanıt verdi:

Hazırlanan anayasa taslağında sizce en önemli değişiklikler hangileri?
* Yeni anayasaya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile paralellik kazandırdık. Anayasa Türkiye'nin imzaladığı tüm insan hakları sözleşmeleri ile uyumlu hale getirildi. Biliyorsunuz, en önemli insan hakları ihlalleri Olağanüstü Hal'lerde yapıldı. Olağanüstü Hal kararnameleri Anayasa Mahkemesi'nin denetiminde değildi. Biz tümüyle kaldırılmasını önerdik.

Sivil bir anayasa taslağı hazırlanıyor, askerlerin yetki ve nüfuzları son şekliyle nasıl sınırlandırıldı?
* Sivil asker ilişkileri ile ilgili radikal bir çıkış yok. Mevcut şartlarda gerçekçi olmaz. Bu konuda şu aşamada fazla bir şey yapılabileceğini sanmıyorum. Askerin belli bir siyasi etkisi var. Anayasada yeni maddelerle bunu değiştiremezsiniz. Siyasi, sosyolojik ve tarihi nedenlerini ortadan kaldıramazsınız. Cumhurbaşkanının sembolik yetkilerle bırakılması sözkonusu...

* Cumhurbaşkanının az sayıda sembolik yetkileri olacak. Örnek vermem gerekirse Erzincan İl Sağlık Müdürü bile cumhurbaşkanının imzası ile tayin ediliyordu. Bundan sonra böyle olmayacak. Yüksek Yargı Organları'na, YÖK'e, üniversiteye rektör ataması yapamayacak. Yeni anayasa taslağında laikliğin zayıflatıldığı endişeleri var. Türban ve din dersi konuları da bu kapsama giriyor...

* Laikliği zayıflatacak en ufak bir unsur yok. Din dersinin seçimlik ders olması öngörülüyor. Türban ise bir insan hakları konusu, bunun da laiklik ile bir ilgisi yok.

Türban ilk ve orta öğretimde yasak mı?
* İlk ve orta öğretimde reşit olmayan çocukların türban kullanımı yasak. Reşit olduktan sonra kendi seçimi, dolayısıyla üniversitede serbest. Kamu sektörü devlet otoritesini kullanan insanlar demektir. Dini simge kullanması doğru değil.

30 Ekim 2007 Salı

PKK şiddetten vazgeçmezse Kürtleri de kaybeder

BARZANİ, MİLLİYET ARACILIĞIYLA TÜRKİYE'YE MESAJ VERDİ

Barzani: "Ben Türk milletinin dostuyum, düşmanı değil. PKK ya şiddetten vazgeçecektir ya da yalnız Türkiye'yi değil, bütün Kürt ulusunu karşısında bulacaktır. Türkiye'nin güvenliği açısından biz Kürtler tehdit değiliz ve olmayız." Barzani: "Onlarca defa söyledim, yine söylüyorum: Silahın, şiddetin zamanı geçmiştir. PKK silah bırakmalıdır. Artık olması gereken barışçı yoldur. Kürt sorunu çözüldükçe PKK da biter. Bize haksızlık yapılıyor."

Hasan Cemal

Kuzey Irak'ta
SELAHATTİN, KUZEY IRAK

Habur'dan geçen cuma günü giriş yaptım Kuzey Irak'a. Sınır kapısının üstünde, "Irak Kürdistan Bölgesi'ne hoş geldiniz" yazıyordu.Irak bayrağı yoktu.Kırmızı, beyaz, yeşil renklerle, ortasında sarı güneş figüründen oluşan Kürdistan yönetimi bayrağı dalgalanıyordu bir tek...
Dört yıllık bir aradan sonra ilk kez geliyorum bu topraklara. Son defa 2003 yılı kasım ayında Bağdat'tan dönerken buralarda bir süre sağa sola bakınarak Türkiye'ye dönmüştüm.Kaç gündür dolaşıyorum.

Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Selahattin... Herkesin gözü kulağı Türkiye'de. Radyolarda, televizyonlarda birinci haber de, sonuncu haber de bizimle ilgili.Türkiye operasyon yapacak mı?Sınırlı mı olacak? Yoksa büyük harekât mı? Şantaj mı yapıyor Ankara? Yoksa ciddi mi? Ama konuştuğum herkes, 'kritik bir hafta'ya girildiğinin çok iyi farkında. Onun için de tedirginlik atmosferi gitgide elle tutulur hale geliyor.

Ama bu arada bir nokta hemen her sohbetimde özellikle vurgulanıyor:Operasyon çare değil!'Türkiye kötü haber'Ve şu izlenim şekilleniyor:Halkta, sokaktaki adamın gözünde Türkiye gitgide kötü haber haline geliyor. Kürtlerin arasında Türkiye'ye karşı husumet duyguları yükselmeye başlamış...
Ne yazık ki öyle.
İzlenimlere hafta içinde devam edeceğim. Köşemde önce Kuzey Irak'taki bir numaranın, Irak Kürtdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani'nin gazetemiz Milliyet'e pazar günü yaptığı açıklamalar yer alıyor. Barzani'yle ilk kez 1993'te Dohuk'ta uzun bir görüşme yapmıştım. Son mülakatım ise dört yıl önce 2003'ün kasım ayında yine Selahattin'de gerçekleşmişti. Bu sefer farklı olan, Selahattin'de ve Başkanlık Sarayı'nda güvenlik önlemlerinin olağanüstü sıkılaştırılmış olmasıydı.
Barzani'nin kartal yuvasını andıran karargâhı ve Başkanlık Sarayı dağın tepesinde, Seri Reş'de.
İlginçti. Büyük bir toplantı salonunun ortasındaki upuzun bir masaya karşılıklı olarak oturduk. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce bilen dört çevirmen iki yanımıza sıralandılar.
Barzani'nin sağ yanında Başkanlık Divanı Başdanışmanı Dr. Fuat Hüseyin oturuyordu. Barzani arada bir ona danışıyor, onun önüne verdiği notlara göz atıyordu.
Namık Durukan birkaç kare fotoğraf ve görüntü aldıktan sonra dışarı çıktı. Mesud Barzani, Celal Talabani'den biraz farklıdır. Pek güler yüzlü sayılmaz. Genellikle sıkar kendini. Samimiyetini, sıcaklığını ise ancak yüz çizgilerini gevşeterek belli eder. Gülmesi öyle kolay değildir.

"Türkiye'de yangın var!" diye söze girdim. 1 ayda 45 şehit!
PKK'ya karşı ne yapacaksınız diye sordum.
Barzani önce mesajlarını verdi.Tırnak içindeki sözleri şöyleydi:"Ben Türk milletinin dostuyum, düşmanı değil. Türk halkının, Türkiye'nin dostuyum."
"Kürtlerle Türkler kardeştir, öyle kalmalı ve yaşamalıdırlar."
"Aramızda düşmanlık olmamalı."
"Türkiye'nin güvenliği açısından biz Kürtler tehdit değiliz ve olmayız."
"Türkiye'nin de, bizim de ortak çıkarımız birlikte barış içinde yaşamaktır."
"Bize haksızlık yapılıyor. Biz öteden beri Türkiye'yle dostluk istiyoruz ve bunu hep gösterdik Türkiye'ye..."
'PKK silah bırakmalı'
"Onlarca defa söyledim, PKK silah bırakmalıdır diye... Silahın, şiddetin zamanı artık geçmiştir diye... Şimdi de söylüyorum. Silahın, şiddetin zamanı geçmiştir. PKK silah bırakmalıdır. Artık olması gereken barışçı yoldur."
"PKK ya şiddetten vazgeçecektir, ya da yalnız Türkiye'yi değil, bütün Kürt ulusunu karşısına alacaktır."

Mesajlarının özeti böyleydi. Mesud Barzani, Türk kamuoyundaki yangının farkında olduğunu, bundan kaygı duyduğunu belirtiyor.
Şu sözler Barzani'nin:"Türk kamuoyunda sorunun rotasını değiştirmek isteyenler var. Sanki sorunun nedeni bizmişiz gibi bir hava yaratılıyor. Bu doğru değil. Ben hayatım boyunca savaştım. Ama bir gün bile şiddete, teröre inanmadım. Hiçbir zaman da izin vermedim şiddete. Biliyorum askerler öldü, şehit oldu. Bundan dolayı duyduğumuz üzüntüyü acıyı hem kamuoyuna duyurduk hem de şehitlerin ailelerine. Acılarını paylaştık. Şimdi de PKK'nın rehin aldığı askerlerin serbest bırakılmasına çalışıyoruz."

Medyadan yakınıyor

Türk medyasındaki havadan yakınıyor Barzani. Hürriyet'in adını zikrediyor. Bu arada cebinden bir kâğıt çıkarıyor, gözlüğünü taktıktan sonra Ertuğrul Özkök'ün adını okuyor.
Belli çok alınmış...
Sesinde sinirli titreşimler tepki veriyor:"Beni yok etmek çözüm mü olacak?..
Sorunlar bitecek mi?.. Kabul edilemez bir üslup bu. Ben kardeşlikten yanayım. Barış ve dostluktan yanayım. Şiddete karşıyım. Ama halkımın haklarını da sonuna kadar savunurum. Bundan da korkmam. Kimseye boyun eğmem. Şantaj dilini, tehdit dilini sevmem, hiç sevmedim. Ben dostuyum Türkiye'nin. Ama değil Türkiye'den, kimseden de talimat almam."

Mesud Barzani, açıklamaları sırasında Türkiye'de 'askerin tutumu'nu da eleştirmekten geri kalmıyor. Türk kamuoyunun bu noktayı da sorgulaması gerektiğini söylüyor.
Sözlerinin özeti şöyle: "PKK olayı ve saldırılar son birkaç ayın olayı değil ki. Sanki böyle bir hava yaratılıyor. Herkes sorsun kendine. Türk askeri 23 yıldır neden bitirmedi PKK'yı? Bu soruyu da sorun. Şimdi neden bu başarısızlık başkalarına havale ediliyor ki?.."

Barzani, PKK bahane gibi kullanılmakta demeye getiriyor.
Şöyle devam ediyor:"Tecrübe gösterdi ki bu sorun, askeri yolla, savaşla çözülmüyor. Geçmişte yaşadık bunu. Askeri operasyonlar kaç defa yapıldı. Bir ikisine biz de katıldık, ne oldu? Yine sorun devam ediyor. Gelin nedenlerin üzerine yürüyelim. Nedenleri çözmeden, bir sonuç olan PKK'yı çözemeyiz. Yıllar bunu göstermedi mi? Kürt sorununu barışçı, demokratik yollardan çözmek için işbirliği yapalım. Kürt sorunu çözüldükçe PKK da biter."
Bir noktayı belirtiyorum:"PKK'nın terör ve şiddeti, bir yandan derin acılara, kan ve gözyaşına yol açıyor. Ama aynı zamanda demokrasiyi sevmeyenlerin, hukuktan hoşlanmayanların ve Türkiye'nin AB yolunu kesmek ve ABD ile arasını açmak isteyenlerin de değirmenine su taşıyor. Bütün bunların size bir yararı var mı? Demokratik, AB yolunda bir komşu mu istiyorsunuz, yoksa tersi mi? Örneğin Baasçı bir Türkiye mi?"
Barzani, bu sorumu herhangi bir kuşkuya yer bırakmadan yanıtlıyor. Demokrasiyle yönetilen, AB yolunda ve Amerika'nın dostu bir Türkiye'yle komşu olmanın kendi çıkarlarına da olduğunu belirtiyor.

'Erdoğan iyi demeç veriyor'
Soruyorum yine:"Peki, o zaman PKK'yı durdurmak için ne yapacaksınız? PKK, Türkiye'de Baasçıların elini güçlendiriyor."PKK'nın silah ve şiddetten vazgeçmesi gerektiğini yineliyor, şöyle devam ediyor Barzani:"Dökülen kandan elbette ki mutlu değiliz ve hiçbir zaman da mutlu olmayacağız. Kan dökülmesini durdurmak için elimizden geleni yaptık ve yapacağız. Bu çabamızdan da gurur duyacağız. Ama bu arada Türkiye de bir şeyler yapmalı demokrasi çerçevesinde barışçı çözüm için. Bazı adımlar atmalı. Bunların arasında af da düşünülmelidir, dağdakileri indirmek için... Başbakan Erdoğan'ı izliyorum. Bazen çok iyi demeçler veriyor Kürt meselesiyle ilgili, PKK'nın silah bırakıp dağdan inmesi için..."

'Muhatap almadan bir şey isteniyor'
Şöyle devam ediyor Barzani:"PKK geçen yıl da ateşkes ilan etti. Biz de bunun için baskı yapmıştık. Asker ise böyle bir ateşkes ilan edilmemiş gibi davrandı, algısı bu oldu. Barışçı çözüm için bir niyet, bir siyasal irade olursa, yol açılır barışçı çözüme doğru..."

Barzani'nin bir eleştirisi daha var Ankara'ya yönelik:
"Benimle konuşmuyorsun Türkiye olarak. Beni muhatap almıyorsun. Benimle diyalog kurmuyorsun. Sonra da benden bir şey istiyorsun PKK'ya karşı... Bu nasıl iş?.. Bu arada biz de Türkiye'den güvence istiyoruz, bütün bu askeri önlemler bize karşı değildir diye..."

Mesud Barzani, anayasal olarak Irak'ın bir parçası olduklarını belirtiyor. TBMM'den çıkan tezkerenin bu noktayı göz ardı ettiğini söylüyor, soruyor:"Türkiye'nin, Irak'ın Kürdistan bölgesine yönelik düşmanlığı nedir, söyler misiniz? Yoksa esas mesele PKK değil de biz miyiz Ankara'dakilerin gözünde?.."Barzani'nin, Başbakan Erdoğan ve AKP ile asker arasında siyasal bir rekabetin varlığına inanan bir üslubu da var.

Anlaşılan o ki:Hükümetin Kuzey Irak'ta operasyona çekilerek zayıflatılmak istendiğine ilişkin bir soru işaretinin çengeli Barzani'nin zihninde kıvrılıyor.
Bir saati aşan konuşmamızı şöyle bitiriyor Barzani: "Tekrar ediyorum. Ben Türk milletinin düşmanı değil, dostuyum. İşbirliği yapalım ve sorunun barışçı yollardan çözümü için kapıyı açalım. Bunun için, zemini hazırlamak için biz de buradan elimizden geleni yaparız."

Kapının önüne çıkıp bir de ayakta Namık Durukan'a son birkaç kare poz verdikten sonra Mesud Barzani'yle vedalaşıyoruz.
Bu topraklardan izlenim ve röportajlara devam edeceğim. Yarınki yazı başkent Bağdat'tan...

6 Eylül 2007 Perşembe

Erkeklere de HPV aşısı

Rahim ağzı kanserine karşı geliştirilen HPV aşısı kız çocuklarından sonra 9 - 15 yaş arası erkek çocuklara ve ergenlere de yapılmaya başlandı.

Rahim ağzı kanserine yol açan HPV virüsünün, erkeklerde de penis kanserine neden olduğu görüşü giderek yaygınlaşıyor.
Hatta bu nedenle Avustralya’da kız çocuklarına uygulandığı gibi erkek çocuklarına da HPV aşısı yapılmaya başlandı. HPV, kanser dışında hem kadınlarda hem de erkeklerde genital bölgedeki siğiller gibi pek çok şikâyete neden oluyor.
Genellikle erkeklerin taşıyıcı olduğunu ve bu nedenle korunmasının da kadınlar kadar önemli olduğuna işaret eden Dermatolog Dr. Ahmet Günay, sorularımızı yanıtladı.

Erkeklere de HPV aşısı yapılması gerekliliği nereden doğdu?
Erkek genellikle taşıyıcı oluyor. Bu nedenle erkeklerin korunması kadınlardan çok daha önemli. HPV erkekte de nadir görülen bir kanser türü olsa da penis kanserine yol açtığı konusunda bazı söylemler var. Avustralya’da aşıyla ilgili erkekler üzerinde yapılan çalışmalarda 9 - 15 yaş arasında son derece başarılı sonuçlar alınmış.

Erkeklerde ne gibi belirtilere yol açıyor?
HPV, belirti olarak küçücük siğillerle kendini gösteriyor. Bu siğiller içeride de dışarıda da olabiliyor. Hem kadında hem de erkekte görülüyor. Bunları elektrokoter ya da lazer yardımıyla yakabiliyoruz. Prezervatif HPV’de tam koruma sağlamıyor. Bu nedenle sadece peniste değil genital bölgede de pek çok siğil görülüyor. Hatta bu siğiller karına doğru yayılabiliyor. Kısacası cinsel yolla bulaşan hastalıklardan koruyan prezervatif, HPV’de tam koruyucu değil. Zaten HPV, sadece cinsel sıvılarla değil deriden de bulaşabiliyor.

HPV’nin bulaşma riskini artıran faktörler nelerdir?
HPV’nin bulaşmasını kolaylaştıran sebeplerin başında poligami yani çok eşlilik geliyor. Erken yaşta cinselliğe başlamak da bu tür kanserlerin hazırlayıcı nedenlerinden bir tanesi.

Aşının erkeklerde de hastalığa yakalanmadan yani HPV bulaşmadan mı yapılması gerekiyor?
Hastalığa yakalanmış olanların en azından nükslerini, yani enfeksiyon ve belirtilerin tekrarını önlemek açısından aşının yararı görülmüş. ABD’de hem erkeklerde hem de kadınlarda yapılan bu tür bir çalışma var şu anda. Virüsün bulaştığı kişilerde de bu aşı belki yapılabilecek.

Erkek hastalarda virüs nasıl tespit ediliyor?
Erkeklerde penis sızıntı materyalinde bakılıyor. Öncelikle virüsün tipini saptamak için tipleme istiyoruz. Onun için ortaya çıkan siğillerden birini alıyoruz. Kansere sebep olan dört tipe bakıyoruz. Yakın bir süre sonra kadınlarda ve erkeklerde idrarda bakılmaya başlanacak. Hatta bazı yerlerde başlandı.


Siz aşıyı hangi yaş grubuna uyguluyorsunuz?
Bana daha çok genç yaştaki erkekler başvuruyor. 15 - 16 yaşından başlayıp 45 - 50 yaş grubuna kadarki geniş bir grupta HPV enfeksiyonuna bağlı şikâyetleri görüyorum. Şu anda aşıyı, henüz cinsel ilişkiye girmemiş, 9 - 15 yaş arasındaki erkek çocuklarına yapıyorum. Bunlar hastalıkla tanışmayan kişiler. Ama HPV virüsüyle tanışan kişilere de yapmaya başlayacağım. Hastayı aydınlattıktan ve bunun neden yapılması gerektiğini söyledikten sonra hasta kabul ederse yapmayı düşünüyorum.


Peki bu çocuklar aşı ve HPV hakkında bilgilendiriliyor mu?
Aileler bilerek ve isteyerek çocuklarını getiriyorlar. Çocuk da ne aşısı olduğunu biliyor. Cinsel konularda bilinçli bir nesil yetiştirilmesi açısından da olumlu bu. Avustralya’da erkek çocuklarında yapılmaya başlandı. Amerika’da çok uluslu yapılan ve 4 bin kişiyi kapsayan bir çalışma var. Bunun bitmesini bekliyorum.

Aşı kaç yıl süreyle koruyor?
ABD, beş yılda bir yapılması gerektiğini söylüyor ama benim inancım, ömür boyu koruduğu yönünde.


HPV enfeksiyonu hakkında

HPV’nin 100’den fazla türü var. Bunların çoğu nispeten zararsız. Fark edilebilir herhangi bir belirtiye yol açmadan kendiliğinden yok olurlar.

Bunlardan yaklaşık 30 tip, kadın ve erkek genital bölgelerinde enfeksiyona neden olur.
Tüm dünyada 630 milyon kişinin HPV ile enfekte olduğu tahmin ediliyor.
Çoğu HPV enfeksiyonu, vücudun doğal bağışıklık yanıtı sayesinde ilk 1 - 2 yıl içinde yok oluyor.
Çoğu HPV enfeksiyonu, herhangi bir işaret veya belirti göstermiyor. Hiçbir belirti (siğil ya da benzeri gözle görülebilen işaret) görülmediği halde de virüs başkalarına geçebiliyor.
HPV enfeksiyonlarını tedavi etmek üzere, bilinen bir anti-viral tedavi bulunmuyor.
HPV 16 ve 18 tiplerinin, tüm dünyadaki rahim ağzı kanseri vakalarının yüzde 70’ine neden olduğu tahmin ediliyor.


Ayşegül Aydoğan Atakan - milliyet

21 Ağustos 2007 Salı

Bekir Coşkun’dan cevap: Gidecek yerim yok!


Hürriyet gazetesi yazarı Bekir Coşkun, kendisine “Vatandaşlıktan çık, git” diyen Başbakan’a bu sözle cevap verdi.

“O benim cumhurbaşkanım olmayacak” dediği için Başbakan’dan şaşırtan bir tepki alan gazeteci Bekir Coşkun, bu tepkiye cevabını tatilini geçirdiği Cunda Adası’ndan verdi.
NTVMSNBC’ye konuşan Bekir Coşkun, “Elinizi vicdanınıza koyun, bir başbakana bu söz yakışıyor mu” dedi. Bekir Coşkun, Başbakan’ın yazısıyla ilgili “adap dışı” ifadesine de üzüldüğünü belirtti; “Ben bu ülkede bir tek dal kesildiği için kıyametler kopardım, kuruyan göller için oturup ağladığım günler oldu benim” dedi. Coşkun’un yarınki yazısının başlığı da şöyle: Gidecek yerim yok!

BAŞBAKAN’IN SÖYLEYECEĞİ SÖZ MÜDÜR BU!

Başbakan’ın, “O benim ‘cumhurbaşkanım’ olmayacak...” yazınızı kastederek, “Öyleyse vatandaşlıktan çık, git” sözünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başbakan aslında bir günahını örtmeye çalışıyor. Çünkü onun Türkiye’de herkesin ‘Cumhurbaşkanım” diyebileceği kişiyi seçme şansı vardı. Başbakan bu fırsatı kaçırdı. Kaçırınca toplumu nasıl bir kaosa sürüklediğinin farkında, istemeyenlere “gidin” diyor. Ve “Çek git” gibi bir başbakana hiç bir zaman yakışmayan, Tayyip Erdoğan’a yakışan ama bir başbakana yakışmayan bir laftır bu. Ben çok üzüldüm. Çok canım sıkıldı.

Tabii ki okuyucuların da canı sıkıldı. Biz çünkü kötü bir şey yapmadık. Bu ülkede eğer kötü bir şey yapılıyorsa buna tepki duymak bir gazetecinin en doğal hakkıdır. Ama kendi üslubuna göre öyle, böyle bir şekilde bunu ifade eder. Suç varsa mahkemelere gidilir, yargılanır. Ha eğer başbakan buna cevap verecekse -elimizi vicdanımıza koyarak söyleyelim- bir başbakanın vereceği cevap mıdır bu!..

BU ÜLKEDE BİR DAL İÇİN KIYAMET KOPARDIM
Bu hiç yakışmadı bir başbakana. Benim yazımı “adap dışı” buldu, ” çek git!” diyor. Benim gidecek bir yerim yok. Ben bu ülkeyi çok seviyorum. Kaldı ki ben bu ülkede bir ağaç, bir dal kesip de ev, gecekondu falan da yapmadım. Bir tek dal kesildiği için kıyametler kopardım. Bir orman yandığı için kıyametler kopardım, kuruyan göller için oturup ağladığım günler oldu benim.

TÜYLERİM DİKEN DİKEN OLUYOR

Başbakan’ın üslubu sizde nasıl bir çağrışım yaptı?
Daha çok İran’da mollaların gelişinden önceki havaya benziyor. Aydınlara “çek git” denmiş ve bütün İran’daki aydınlar ülkelerinden uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Bu tür bir benzetmeyi yapmaktan dolayı hem tüylerim diken diken oluyor, hem çok canım sıkılıyor.
Fakat gazetecinin yazgısıdır, bir şeyi söylemesi gerekiyorsa söylemek zorundadır. Söylemiyorsa o yaptığı şey gazetecilik değildir. Biz bunu yapmak zorundayız.

Daha önce Erdoğan tarafından size karşı açılmış dava var mıydı?
Vardı. Birisinden beraat ettim birisinden de mahkum olmuştum galiba.

EMİN GAZETEDEN, BEN TÜRKİYE’DEN KOVULDUM

Emin Çölaşan’ın işine kısa bir süre önce gazetenizde son verildi. Gazetenizden size gelen bir uyarı oldu mu?
Enteresan bir şey var. Emin’le biz aslında birbirimize şakayla karışık takılırdık. O Hürriyet’ten kovuldu ben Türkiye’den kovuldum. Emin’in önüne geçmiş oldum. Şu anda ben öndeyim.

YARIM DEPO MAZOTLA MİDİLLİ’YE GİDİLİR Mİ?
Nereye gideceğimi de bilmiyorum. Ayvalık’ta Cunda’dayım. Midilli’ye yakın. “Yarım depo mazotla gidilir mi?” diye sordum.
“Ağabey, gidilir ama dönülmez” dediler. Ben de onu istiyorum zaten.

Yarınki yazınızda bu konuya değinecek misiniz?
Ben kendi yazılarımı beğenmem. Kimseye benim yazılarımı okuyun demem ama ömrümde ilk defa okurlardan istiyorum, “lütfen yarınki yazımı okuyun”.
O yazı benim yazım değil aslında. Bizim ülkemizin daha mutlu, daha güzel, daha huzurlu çocukların daha iyi günlere ulaşması için çırpınan bir ülke olmasını isteyen herkesin aslında sesi gibi olacak o yazı. Ben bu yazıyı kendi adıma yazmayacağım. Okurlarım adına yazacağım.

Yarınki yazınızın başlığını koydunuz mu?
Hayır. Yazımın başlığını henüz koymadım.

YAZMADAN ÖNCE GİDECEK YER BULMAK LAZIM
Meslektaşlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Aman dikkat etsinler. Gidecek yer garantilemeden -artık Yunanistan, Bulgaristan, Belçika mı olur- aman ha aman yazı yazmasınlar. Çünkü yazı yazmadan önce gidecek yer bulmak lazım. Ben o hatayı yaptım. Şimdi nereye gitsem diye düşünüyorum.

“Gidecek yerim mi var?” şarkısını hatırlattı söyledikleriniz.
Yarınki yazımın başlığını işte şimdi birlikte çıkarttık. Yarınki yazımın başlığı şu olacak:
Gidecek yerim yok!

5 Ağustos 2007 Pazar

'Senden siyasetçi olmaz' diyorlar; ama görecekler....


DSP Genel Başkanı Zeki Sezer tabii ki bir Baykal analizi yapsa iyi olurdu. Aslında çok iyi kavga ederim diyor; ama şimdi zamanı değilmiş. O zaman bize, 'DSP ne kadar sol, lideri ne kadar inandırıcı?' sorularının cevabını aramak kalır.

Olur ya DSP sol için yeni cazibe merkezi olmuştur da biz farkına varamamışızdır. Önyargılarımız, eksik algılamalarımız varsa kırılsın ve tamamlansın isteriz. Genellemelere prim vermeyiz, cevaplar örnekler üzerinden verilirse yalan söylemez deriz. Sonuç? Ne aradık ne bulduk? Altını bir kez daha çizmeyiz.

Sizi Meclis'e sokan Baykal'a bir gönül borcunuz olduğunu düşünüyor musunuz?
Yine kavga ettirmeye dönük sorular. Biz birlikte bir sorumluluğu yerine getirdik. Kim kimi nereye soktu o bilimsel olarak araştırılması gereken bir konu. Ama herhalde birimiz ötekine baston değneği olmadık.

Daha geçen gün siz "Biz olmasaydık CHP baraj altında kalırdı" diyordunuz.
Ben öyle demedim. Evet umduğumuz sonuç çıkmadı. Eğer o işbirliği yapılmamış olsaydı, solsuz bir parlamento olabilirdi dedim. Bu, CHP bizim sayemizde girdi demek değil. Siz zaten yoktunuz! Parlamentoya CHP sizi taşıdı! Böyle bir şey de yok. Biz yükselişi en fazla olan partiydik. Birden sekize, dokuza gelmiştik.
Ben görmedim o anketleri. Siz mi yaptırmıştınız?
Evet. Biz yüzde 10'u yakalamıştık o cumhuriyet mitinglerinden hemen önce. Sonra iş değişti. Mitingler eğer birleşmezsek ikimizi de cezalandıracak noktaya toplumu taşıdı.
CHP'nin 112 milletvekili 13 kişi eksildi şimdi. Baykal'a bu acıyı yaşatmak zorunda mıydınız?
O zaman kapanalım biz. Parti olarak varlığımızı devam ettireceğiz. Öyle değil mi?
DSP ile CHP kardeş mi rakip mi?
Benzer ve farklı hassasiyetleri olan iki ayrı parti.
Nedir DSP'nin CHP'den farkı?
Ben farkı değil DSP'yi anlatayım. Biz insan hakları, özgürlük, barış, tam bağımsızlık, laiklik gibi evrensel sol değerlere ve aynı zamanda bu toplumun inanç ve kültür sistemine yakın yerli bir sol partiyiz.
CHP yerli değil mi?
CHP böyle değildir demiyorum. Ben şimdi CHP ile kavga edecek değilim. Bir işbirliği yaptık. Onun sonucunu günahıyla sevabıyla üstlenirim.
Bu işbirliğinin günahı ne?
Bana göre yok. Doğru, iyi bir iş yaptık. Ama bunu yanlış görenler olabilir.
DSP'nin görüp CHP'nin oralı olmadığı, eşitlik, özgürlük ve adalet taleplerini konuşalım mı?
DSP eşitliğe, özgürlüğe ve sosyal adalete sonuna kadar inanır. Ama sosyal adaleti sefalette değil zenginlikte gerçekleştirmenin projelerini yapan partiyiz biz.
Kendisini yeterince eşit hissetmeyen kesimlerden birini seçip onun üzerinden anlatırsanız sizi daha iyi anlarım.
Bu ırksal ya da inançsal bir değerlendirme çerçevesine çekilirse bu ülkede yüzlerce yıldır hangi inançtan, hangi kökenden olursa olsun huzur ve barış içerisinde kardeşçe yaşayan insanlara ve geçmişimize haksızlık olur.
Size göre hangi kesimler kendilerini eşitlik konusunda zedelenmiş hissediyorlar?
Sizin kastettiklerinizin hiçbirisi ile ilgili bu ülkede bir sorun yok.
Benim ne kastettiğimi düşünüyorsunuz?
Ekonomik eşitsizliğin dışında iki şey kalıyor geriye işte Kürtler ve inancını iyi yaşayamadığını düşünenler. Onlarda da problem yok diyorsunuz.
Evet yok. Problemi, inancı siyasete alet edenlerle etnik kimliğe dayalı siyaset yaparak toplumu parçalara bölmeye çalışanlar yaratıyor.
Seçim dönemi Hakkari'ye gittim. İnsanlar ayrılık istemiyor. Alt kimlik istemiyor. İşyeri kimliği, çocuğu ve kendisi iyi eğitim istiyor. Ekonomik ve sosyal gelişmeden pay almak istiyor. Tiyatro istiyor.
Biz buradan taşınırsak Ankara'ya, İstanbul'a, İzmir'e taşınırız, Kuzey Irak'a, İran'ın bilmem ne şehrine değil diyorlar. Orada bir terör var. Terörün baskısı altında insanlar sessiz kalabiliyorlar. O sessizliği yanlış değerlendirenler var.
Kürt sorunu yok mu diyorsunuz özetle?
Kürt sorunu demek önce Kürt kökenli vatandaşlara haksızlık. Böyle bir şey yok. Dediğim gibi eğitimde, sosyal ve kültürel yatırımlarda eksiklik var.
Dolayısıyla Kürt sorununa çözüm öneriniz nedir diye sormama gerek kalmadı.
Evet. Yani kimlik sorunu olarak bunu koymak haksızlık olur. Kimliğe dayalı siyaset ile zaten solun işi hiç olamaz. Diğer tarafta inançları istismar eden, başını örtmeyen- başını örten kadın ayrımı yapan siyasetçilerin inanca verdiği zarar var.
Başı örtülü kızların üniversiteye gidememesini de sorun yapmıyorsunuz yani?
Benim üniversitede okuduğum sınıfta başı örtülü arkadaşımız vardı. Hiçbir sorunumuz yoktu. Sorun bunu simge haline getiren, siyasete dinimizi alet eden siyasetçiler eliyle büyüdü. Sömürünün en kötüsü inanç sömürüsü.
Başını örten üniversiteye gidebilmeli mi gitmemeli mi?
Gidebilmeli. İnançlara saygılı laiklik diyoruz biz. Kökten dinciliğin çözümü kökten laikçilik değil diyoruz. Biz 57. hükümet döneminde ikna yoluyla bu işi çözme yolunu seçmiştik Ama ona bile izin vermeyen kesimler çıktı.
Net bir çözüm önerinizi alsam?
Aynı şeyi yaparız. Ama bunlar (AKP) önce ülkenin rejimiyle, sistemiyle sorunu olmadığını göstermeli. Toplumun hassasiyetlerini göz ardı edemezsiniz. Bunu ikna yoluyla çözmemiz gerekir. Dünyanın her ülkesinde devletin belli kuralları vardır. Ben Diyanet İşleri'nden sorumlu bakanlık yaptım. Yani bu işleri az çok bilirim. Hani başbakan "Ben mürekkep yaladım. Ulemaya sorsunlar" demişti. Öyle değil. Tabii ben kendimi ulema saymıyorum.
Siz kimya mühendisisiniz. Ulema zaten olamazsınız.
Olamam. Başbakan da olamazdı. Ama kendisini ulema yerine koymuştu biliyorsunuz.
O sonuçta imam hatip kökenli...
İmam hatipte değil ama ben de o eğitimi aldım. Hatmettim ben Kur'an'ı. Kur'an der ki devletin kurallarına uyun.
Solun Güneydoğu'da sıfırlanmasını nasıl açıklıyorsunuz? Halk neden sola inanmadı?
İnanacak önümüzdeki dönemde. Bizim samimiyetimizi görerek farklı bir gelişme içerisinde olacak Güneydoğu'da sol.
Sol sıfırdan şaha kalkmak için nasıl bir atılım yapacak?
Önümüzdeki günlerde bir Güneydoğu kalkınma projesi açıklayacağız. Bir kere bölgeyi yatırıma boğacağız. Tabii boğmak için önce iktidara gelmek gerekiyor.
Milletvekili olmamakla iyi yaptım diyor musunuz?
Diyorum evet. Çünkü siyaset Türkiye'de meslek haline dönüşmüşse bir yerde seçilmek, seçildiği yerde kalmak için her yol mubah olabiliyor. Bu da siyasette yozlaşmayı artırıyor. Ben milletvekilliğinin her şey olmadığını göstermek istedim. Bu şekilde daha çok yararlı olabileceğimi düşündüm.
Çünkü istifa edip aday olsaydınız 45 gün sonra kurultay toplanacak, yeni bir genel başkan seçilecekti. Parti muhaliflerin eline geçebilirdi.
Bizde öyle bir şey yok.
Bu da kötü bir şey. Muhalif yok ne demek?
Hayır farklı görüşler var. Biz farklı görüşleri paylaşır, aldığımız kararı uygularız. Ben asıl son iki yıldır bir başka şeyin kampanyasını yapıyordum. İlgilenmedi basın. Diyordum ki bir partinin genel başkanı doğal başbakan adayı olarak seçime gitmek zorunda olmamalı.
Belki kendi liderlik nosyonunuza güvenmediğinizden böyle söylüyordunuz.
Tam tersi, kendine güvenen adam böyle meydan okuyabilir. Mesela Almanya'da FPD'nin başkanı eğer başbakan adayı olarak gitmek istiyorsa aynı zamanda partisinden tekrar seçime giderken onay alıyor. Başka adaylar da çıkıyor. Yarışıyorlar. Genel başkan adayı ayrı, başbakan adayı ayrı olabiliyor. Türkiye için bu yolun açılması gerektiğini söylüyorum.
Partiniz siyasi dengeleri altüst eden bir parti olsa belki tartışılırdı bu öneriniz.
Biz bir öncenin iktidar partisiyiz. Bu seçimler de gösterdi ki örgütü en diri, en inançlı, en çalışkan partiyiz. AKP'yi bir kenara bırakıyorum. Onların iktidar avantajları vardı. Ama bu seçimlerde bir fire bile vermeden ayakta kalan bir biziz. Bizim kendimize güvencimiz var.
DSP şimdiye kadar bir aile partisi, siz de lider ve eşinin partiyi emanet ettiği güvenilir kişi olarak tanınageldiniz. Şimdi birden karizmatik bir lidere dönüşüp bütün kitleleri peşinizden sürüklemeniz mümkün mü?
Onu ben söylemem, halk söyler. Sokağa çıkalım. Türkiye'nin hangi yöresine derseniz gidelim insanlar bana sarılıyor, başka şeyler söylüyorlar bana.
Acaba Baykal'ın yıldızının sönmesi mi sizi parlattı?
Onu bilmem.
İnsanlar neden birdenbire size sarılmaya başladı?
Tanınmıyordum da onun için. Siz gelip benimle röportaj yapmıyordunuz da onun için. Şimdi yapmak durumundasınız.
Yapıyorum; çünkü solda bir lider var mı anlamak istiyorum.
Siz hatta yaptığımız çok önemli eylemleri yok sayıyordunuz. Biz aralıkta Samsun Cumhuriyet Meydanı'nda sıfır derece havada meydanı hıncahınç dolduran insanlarla miting yaptık. Ve her hafta Türkiye'nin bir yerinde miting yaptık. Herkes uyurken biz çalıştık. O zaman röportaj yapmıyordunuz bizimle.
Neden yapmıyordum söyleyeyim mi dürüstçe? Ben Zeki Sezer çok iyi bir insan. Naif bir centilmen. Ama yanlış yerde. Şimdi bir köy evinde, bahçesinde domates yetiştiriyor, kır resimleri yapıyor, kitabını okuyor olmalıydı diye düşünüyordum.
Evet senden siyasetçi olmaz diyen çok. Haklısınız. Ama olmazın olduğunu da herkes görecek.
Bir defasında siyaseti tadında bırakmaktan söz etmiştiniz.
Ben onu yakın zamanda bırakmak anlamında söylememiştim ki. Ama yani tadında bırakmasını bilmek lazım siyaseti.
Daha tadını alamadım mı diyorsunuz?
Benim hobilerimden vazgeçmem söz konusu değil. Ama şimdi görev var üzerimde. Bunu en iyi şekilde yapacağım. Siyasette her kademede görev yaptıktan sonra genel başkan olmuş tek kişiyim. Başkaları gibi üfürmüyorsam farklı yapımdandır. Ama kararlılığım konusunda hiç kimsenin şüphesi yoktur.
Yoksa bu sakin görüntünün altında bir yanardağ mı kaynıyor?
Olabilir. Zaman zaman gidip dağlarda, bayırlarda bağırdığım oluyor. Ama gelip işte buraya belli bir tempoda devam ediyorum.
Bu seçim sonuçlarını aldıktan sonra da gidip dağlarda bağırdınız mı?
Seçim öncesi daha çok bağırdım.
Asıl seçim sonrası bağırmanız gerekmiyor muydu?
Seçim sonrası henüz ona zaman olmadı. Çok yoğun bir çalışma içindeyiz.
DSP çok tutumlu bir parti. Şimdi hazine yardımı da almayacaksınız. Ne olacak?
Daha da az harcayacağız. Eminim ki üyelerimiz bundan böyle aidatlarını çok daha düzgün şekilde verecek. Tabii yasal sınırlar içerisinde daha çok aidat almak istiyoruz.
Partinin ne kadar parası var? Seksen trilyon diyen de oldu, yüz yirmi trilyon diyen de.
Ben hep doğrusunu söyledim. Bizim seksen trilyonumuz olduğu dönem oldu. Şu anda altmış trilyon civarında. Yolsuzluk yapmadık. Müteahhide iş verip ondan para almadık. Kimseye diyet borcumuz olmadı. Biz diğer partiler gibi bir genel merkez binası yaptırmış olsaydık bugün paramız yoktu. AKP'nin seçim kampanyasının son on beş gününde harcadığı kadar parayı biz harcasak yine paramız yoktu.
Tanıtım için para harcama izni mi çıkmıyordu? Ne bir ilan, ne bir afiş gördük geçmişte de...
Kimden çıkacak izin?
Rahmetli Ecevit'ten.
Son üç yıldır ben genel başkanım.
Olsun. Ona sormadan harcama yapabiliyor muydunuz?
Hayır izin almam gerekmez. Yok öyle bir şey.
Ecevit'e bu konularda bilgi vermediğinizi düşünemiyorum.
Konuşurduk belki, bilmiyorum, hatırlamıyorum. Ama ben işimi doğru yaparım, gerektiği gibi yaparım. Ben Ecevit hassasiyeti ile yetişmiş birisiyim. Ondan farklı davranmamı niye bekler ki toplum? Biz o boy boy reklamları verebilirdik. Benim için de iyi olurdu, ama şimdi paramız kalmazdı. Partinin varlığını sürdürmekte zorlanırdık.
Reklam yapmayan parti olur mu?
Reklam çalışmalarının gereğine inanıyorum. Haklısınız. Orada biraz geç kaldık. Bundan sonra daha iyi değerlendireceğiz bu konuyu. Ben inanıyorum ki, solun en büyük partisi DSP olacak. Çünkü biz sağın tabanına itilmiş, solda olması gereken insanları da kucaklayabilecek tek sol partiyiz. Sosyal adalete inanan, ülkeyi zenginleştirecek projeleri de olan bir sol parti olduğumuzu anlatabilerek, ekonomide üretimi öne alan bir programı öne koyarak bunu yapabileceğimize güveniyorum. Kavga görmeyeceksiniz bizde.
Bir Karaoğlan efsanesi vardı. Şimdi bir sarıoğlan efsanesi mi doğacak yani?
Onu bilmiyorum. Onu vatandaş değerlendirecek.
Kavga etmeden nasıl olacak bunlar?
Ben gerektiğinde kavgayı çok iyi yaparım. Müthiş kavga ederim. Bildiğiniz gibi değil. Ama şimdi kavga değil, çalışma zamanı.

Zaman-NURİYE AKMAN

2 Ağustos 2007 Perşembe

Koca Kafalar TV’leri ele geçirecek!



Kimi Tarkan'ın Fidayda’sı, kimi Ayşe Arman'ın dil sürçmesi kimisi de Nihat Doğan’ın Dale'si ile tanıdı Koca Kafalar’ı. Şimdi ise bu koca kafalı iki adam, bir televizyon kanalı kurarak karşımıza çıktı.

Hep ünlüleri ti’ye alan bu adamlar artık halkın arasına indi ve “Bir gün herkes Koca Kafalı olacak.”diyor.

Bir gün herkes KOCA KAFA olacak!

Bilgisayar ile mizahı birleştiren Grafi2000’in kurucusu Varol Yaşaroğlu’nun Koca Kafalar’ı televizyona transfer oldu. Daha doğrusu Koca Kafalar televizyon kanalı kurdular. Özgü Namal’ı da transfer eden Koca Kafalar’ın tek derdi reyting ve bütün yapımları ucuza getirmek. Dün ilk bölümü yayınlanan programın tamamı (60’) bilgisayar ortamında gerçekleşiyor. Animasyonu, seslendirmesi, çekimi, efektleri ve prodüksiyonu her şeyi üç kişilik dev kadroya ait. Dün Hande Yener şişman bir şarkıcı, Burak Kut korsan CD satıcısı, Davut Güloğlu midyeci olarak karşımıza çıktı. Koca Kafalar’ın tescilli komikliği internet kullanıcılarının ardından televizyon seyircisini de gülmekten kırıp geçirdi.

Bizi bu kadar güldüren Varol Yaşaroğlu ile röportaj yapmak tabiri caizse artık farz olmuştu. Türkiye’de ilk flash animasyonları kullanan Yaşaroğlu’nun bu yeni projesindeki en büyük kozu Vural Yaşaroğlu ve Berk Tokay yani Koca Kafalar. 300’e yakın Koca Kafa videosu hazırlayan ekibin en çok klipleri ilgi görüyor. Tarkan-Fidayda, Nihat Doğan-Dale, Ayşe Arman-Congratulations, Çakkıdı, Popstar, Matrix 1-2 ünlü videoları arasında. Onların görsel medyaya konu olup da Koca Kafalar’ını sokmadıkları olan yok gibi. Yakında siyasi ünlülere de el atacak Koca Kafalar şimdiden duyuralım. Üstelik bu program sayesinde sadece ünlüler değil herkes koca kafa olabilecek. Program her cuma akşamı 20.30’da Kanal D’de.

Ülkemizde çok rağbet gören ve sevilen programların formatı genellikle yurtdışı kaynaklı. Ama sizinki yüzde yüz Türk.

Başkalarının yaptığı şeylerin üzerinden gitmekten zevk almayız. Bunu profesyonel olarak yapanlar olabilir; ama biz kendi ürettiğimiz şeylerden zevk alırız.
Çok da hoşumuza gidiyor. Aslında bir risk aldık. Çünkü yeni bir şey yapıyoruz, hiç örneği yok. Buradaki ekip; bilgisayarı çok iyi kullanan ekip ama aynı zamanda da mizah duygusu olan insanlar. Bu ikisi birleşince aslında çok acayip bir şey ortaya çıkıyor. Bizim mizahımız bilgisayarda hayat buluyor.

Birçok ünlüyü ti’ye aldınız, hiç kızıp tehdit edenler, “Ne yaptınız siz” diyenler olmadı mı?

Aslında koca kafalar tehlikeli gibi duruyor ama o çizgiyi bozmadığımız için hiç tepki almadık. Hatta övgü aldık. Mesela Ayşe Arman dil sürçmesi olayını ti’ye almamıza kızmayı boş verin, ikincisini yapın teklifinde bulundu. Biz aslında kişiyi ti’ye almıyoruz. Ortada durum komedisi var. O anki anı komikleştiriyoruz. Dolayısıyla hoşuma gitti diyen çok oldu; ama beni kullanmayın’ diyen hiç olmadı.

Buraya kadar yükselebileceğinizi tahmin ediyor muydunuz?

Televizyonda karikatür köşeleri olsun diye yola çıktık. Yani programda biz bir yabancılaştırma efekti gibi duruyorduk. Tezat bir durum; ama mizahın gücü burada ortaya çıkıyor. Gündemde ne varsa bizim malzememiz o olay. Aslında bu durum bizim yapım tekniğimize göre çok zor. Çünkü çok matematiksel bir şey, o kafaları herkesin üzerine koyamıyorsunuz.

Yani kafası uygun büyüklükte olanları mı seçiyorsunuz?

Öyle sayılır, çünkü hareketler de önemli mesela adam ters dönüyor bakış açısı kayboluyor. Bakışı düz olanları tercih ediyoruz. Çok fazla kafa hareketi yapamıyoruz, kafalar düz bakıyor çünkü. Bir de konuşmalar üst üste binerse onları ayıramıyoruz.

Programın formatını neye göre belirlediniz?

Mesela Ortaköy’deki bir garsona sorduk hangi filmleri beğendiğini. O da Al Pacino’yu çok sevdiğini söyledi. Biz de Al Pacino ile garsonu karşılıklı oynattık, çok da komik oldu. Yönetmenlerimiz çıldırmış durumda. Çünkü bir tane bile reel görüntü yok. Hepsinde animasyon var. Her karesinde bu anlamda çok zorlanacağız.

Koca Kafalar’a siz de gülüyor musunuz?
Gülmediğimiz bir şeyi yapmıyoruz zaten. Her sefer izlediğinizde değişik tatlar alabiliyorsunuz. Benim tekrar tekrar seyrettiğimde güldüğüm insanlar nadirdir. Cem Yılmaz’a ve Yiğit Özgür’e gülüyorum. Bu anlamda Koca Kafalar’ı o pozisyonda görüyorum.

Mizahınız Türkiye’deki mizah anlayışının neresinde duruyor?

Koca Kafalar’ın espri anlayışının absürt olduğu yerler var; ama sonuçta halkın anlayabileceği basit bir yapısı da var. Biz bundan uzaklaşmamaya çalışıyoruz. Espriler güzel olsun, zeka ürünü olsun; ama çok da absürt olmasın. Özellikle çocuklar ve gençleri güldürebiliyorsak ne mutlu..

Peki belden aşağı vurmadan mizah yapmak zor mu?

Açıkçası böyle olması daha uygun. Diğer türlü biraz kolaycılığa kaçmak oluyor. Çünkü mizahla da insanı sömürebilirsiniz. Biz sömürünün her şekline karşıyız. O şekilde insanları güldürmek kolaycılığa kaçmak olur, yani bir küfür edersiniz insanlar küfüre güler, zekanıza değil, gülmek orada refleks olur.
DİLEK CİHAN GÜRAY/zaman

1 Ağustos 2007 Çarşamba

23 Nisan şapkasını sattı ve 'Lorca' aldı

AKP Milletvekili, gazeteci Mehmet Ocaktan, 80 kuşağının önemli şairlerinden. Başucunda Yahya Kemal ve Miles Davis duruyor. Bursa Erkek Lisesi'nde okurken 23 Nisan şapkasını satıp Lorca'nın toplu şiirlerini almıştı.



Balıkesir'in Karyağmaz köyündeki bir çocuktu. Babası çiftçiydi. Tüm köy halkı gibi babası da DP'liydi. Ona sorarsanız; daha ortaokuldayken Senatodakilerin isimlerini ezbere biliyordu, ama o asıl Lorca'cıydı.
23 Nisan şapkasını yedi buçuk liraya satmış, bütün parasıyla Garcia Lorca'nın toplu şiirlerini alıp, iki bayram günü yurtta onları okumuştu. Bursa Vakıflar Yurdu ahşaptı.
25 Nisan sabahı yurdun tam bir duvarı Lorca şiirleriyle doluydu. O yapmıştı. Tabii kimse görmeden yine o silmişti.Anlayacağınız Balıkesirli çiftçinin oğlu için Bursa'da zaman güzeldi ...

Okuduğu Erkek Lisesi'nin hemen yakınlarında şehirdeki üniversite öğrencilerinin evleri vardı. Orada tanıştığı abi'ler Mozart dinliyor; Nazım okuyor; Baudelaire'den bahsediyordu. Her hevesin bir başka siyasi kampa not edildiği o günlerde Mehmet Ocaktan adında bir lise öğrencisi başka bir yol bulmuştu kendine.
Muhafazakardı ama, evrensel olan ne varsa; müzik, şiir ya da roman; onların kanadından tutunup dünyanın başka coğrafyalarının üzerinde seyahate de istekliydi. Yani Ocaktan o yaşlarındayken ne sağı ne solu; en fazla şiiri seçmişti. Yahya Kemal'i başının üzerine koymuş; her iki omzuna da Necip Fazıl'la Nazım'ı almıştı ...
Elini attığı yerlerde ise Cemal Süreya, Edip Cansever, Ziya Osman Saba, Ahmet Haşim, İsmet Özel, Sezai Karakoç, Aragon ve Lorca vardı.

Yeni Devir dönemi

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdikten sonra siyasi çizgisi daha belirgin hale geldi. İkinci sınıftayken başladığı Yeni Devir gazetesi dönemin entelektüel İslamcı yayınlarından biriydi. 1977-83 arasında burada çalıştı. Yine de kendisiyle ilgili tanımı "İslamcı" değil; "İslami duyarlılıklara sahip demokrat" ve hatta "bir anlamda da "liberal" olduğu şeklindeydi.
Şairliğinin verdiği "Hayata başka yerlerden bakma" hüviyeti ona İran devrimini eleştirme, Afgan'daki harekete mesafe koyabilme özgürlüğü de tanımıştı. O dönemlerde siyasi yazılarını genellikle "Emre Kadiroğlu" müstear ismiyle yazıyordu. Ancak solcuların daha fazla köşe kaptığı şiir dünyası çoktan onu "Mehmet Ocaktan" adıyla tanımıştı.
Ünlü şiir eleştirmeni Mehmet Doğan'ın 20. yüzyıl Türk şiiri için en önemli referans metinlerinden biri kabul edilen, üç ciltlik "Türk Şiiri Antolojisi"nde 80 kuşağının şairleri arasında Mehmet Ocaktan'a da yer vermişti. Kimi şiirleri İngilizce'ye çevrilen Ocaktan'ın kulağından hiç gitmeyen söz ise Yaşar Kemal'e aitti ...
Üstadın bir dost meclisinde söylediği "Biz Ocaktan'ı tanıyalı çok oluyor" sözü onun için elbette ki çok değerliydi.

Caz Başbakan'a çok uygun...
Hergün biraz daha kendime yaklaştığımda aşk meleği kokularımı kırıyor ve henüz dünyanın yeni resmini koynunda taşıyan gecenin loş ışıklı karnına alışmadan paramparça oluyor kendi ateşimde ömrümün yarısı....
Bu dizeler Ocaktan'ın en bilinen lirik şiirlerinden "Aşk Meleği"ne ait. Dört şiir kitabı olan Ocaktan bir şiirini, hele de uzunsa, yaklaşık dört ayda yazıyor.
Mesela son kaleme aldığı "Bir Mona Lisa Gülüşü İçin ..." şiirini seçimlerden önce bitirmiş ama "Hâlâ üzerinde çalışmam gerek. Şiiri biraz dinlendirerek yazmak lazım" diyor ...
Yazarken de en çok Vivaldi dinliyor. Free caz dinlerken ise değil yazmak, başkasının yanında oturmasına bile tahammül edemiyor. Ona göre free caz yalnız dinlenmeli, aksi halde içinden çıkmak çok zor. Ocaktan'ın başucu CD'leri hep Miles Davis'in... Bu arada rock müziğin büyük isimlerinden Jethro Tull'ın, Jimi Hendrix'in, U2'nun ve Led Zeppelin'in de Ocaktan'ın gönlündeki yerleri ayrı...
Söz bu kadar müzik üzerine yoğunlaşınca, ki her ne kadar yeni bir milletvekiline haksızlık da olsa, Ocaktan'a şunu sormak gerekiyor: "Başbakan sizce caz dinliyor mudur?"
...

"Naziler Caz Sevmez" kitabının yazarı Ocaktan'ın yanıtı şöyle:
"Dinliyor mudur değil, ama bence caz Başbakan'a çok uygun bir müzik. Dinlese seveceğini düşünüyorum. Ayrıca bilemeyiz, belki dinliyordur da ..."
Gül için ne yazardı? Şiir, müzik; ama Mehmet Ocaktan'ın meslek hanesinde "Gazeteci" yazıyor. Yeni Devir'den sonra Tercüman ve Güneş'te çalışan Ocaktan, kuruluşunda da yer aldığı Yeni Şafak gazetesinin en son Ankara Temsilciği'ni yapıyordu. Bu merakla sorduk:
Evet, orada kendimi sınırlamam ve disipline etmem gerekecek.

Peki kendinizi siyasetçi gibi hissetmeye başladınız mı?
Belki yemin ettikten sonra... Bir iki haftadır bana "Vekilim" dediklerinde hâlâ "O nasıl bir şey oluyor?" diye bakıyorum.
Diyelim ki vekil seçilmediniz ve halen yazarsınız: Köşenizde "Gül cumhurbaşkanı olsun" diye mi yazardınız, yoksa "Olmasın" diye mi?
Ben bu tip konuları yazarken çok düşünürüm, ama herhalde bu karar partinin yetkili kurulları konuşup tartıştıktan sonra Sayın Başbakan'ın vereceği bir karardır.
Ee siz çoktan siyasetçi olmuşsunuz?..(Gülüyor)
Adınız Turizm Bakanlığı için geçiyor; ne dersiniz?
Böyle bir şeyi ben de duyuyorum, ancak bize ne görev verilirse yaparız. Ben bu konuda bir talepte bulunamam.

Kimleri seçtik? - DEVRİM SEVİMAY-milliyet

29 Temmuz 2007 Pazar

Lucescu, Ömer Güvenç’in sorularına samimi yanıtlar verdi


Shakhtar Donetsk Teknik Direktörü Mircea Lucescu, Fenerbahçe’nin Brezilyalı futbolcuyu transfer ederek uluslararası anlamda büyük çıkış yaptığını belirtti ve “Biz de geçen sezon talip olduk ancak almadık” dedi.

Galatasaray ve Beşiktaş’ta görev yaptıktan sonra Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımını çalıştırmaya başlayan Teknik Direktör Mircea Lucescu, Ömer Güvenç’e ilginç açıklamalar yaptı. Fenerbahçe ile oynayacakları hazırlık maçı için geldiği İstanbul’da Güvenç’in sorularını cevaplandıran Rumen teknik adam, Sarı-Lacivertli ekibin Roberto Carlos transferiyle futbol dünyasında büyük ses getirdiğini söyledi. Carlos’un çok büyük bir oyuncu olduğunu belirten Lucescu, “Uluslararası anlamda çok ses getiren bir transfer oldu. Fenerbahçe ve Türk futboluna büyük katkılar sağlayacaktır Carlos.

Bir yıl önce Shakhtar’ın da alma durumu olmuştu. Bizim başkanımız da Carlos’u almak istedi. Bizde oynamak istedi; karşılıklı görüşüldü ancak olmadı. İlerleyen yaşına rağmen büyük bir sakatlık geçirmemesi onun ne kadar profesyonel bir oyuncu olduğunu gösterir” dedi.

ÇAĞIRDILAR, HEMEN GELDİK

Shakhtar’ın Fenerbahçe maçına da değinen ünlü çalıştırıcı, “Pazartesi günü Fenerbahçe’den kulübümüze bir faks geldi ve bu faksı görür görmez maç teklifini kabul ettik. Dün gece (önceki gece) Ukrayna’da maç oynamamıza rağmen yine de geldik. Çünkü buradaki seyirciyi ve atmosferi çok seviyorum” diye konuştu.

Beşiktaş’ın işi kolay değil

Mircea Lucescu, Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi ikinci ön eleme turunda karşılaşacağı Moldova’nın Sheriff Tiraspol takımıyla ilgili ipuçları da verdi. Sheriff’i yakından tanıdığını belirten Lucescu, “Çok iyi bir takım. Beşiktaş’ın her iki maça da çok iyi hazırlanması gerekiyor. İlk maç en az 2-0’lık bir skor gerekiyor Beşiktaş’a. Bu bile zor Beşiktaş için. Oraya rahat gitmek istiyorsa 3-0 kazanmalı. Ertuğrul Sağlam’a güveniyorum. Genç bir hoca; şans tanımak lazım. Tecrübe önemli ama bunu da zamanla edinecek” dedi.

Bir gün mutlaka geri döneceğim

Mircea Lucescu, kendi transferiyle ilgili soruyu da şöyle cevaplandırdı: “Geçen yıl Beşiktaş bana tekrar dön teklifinde bulundu. Benim Shakhtar’la daha iki yıllık sözleşmem var. Başkanımız Yıldırım Demirören aradı ve gelmemi istedi. Benim iki yıllık kontratım olmasına rağmen Shakhtar’ın başkanı ile görüştüm. Başkanımız buna izin vermedi. İzin vermiş olsaydı gelebilirdim ama yine de doğru olanı yaptığımızı düşünüyorum. Shakhtar’da iki yıl daha kalıp Ukrayna’da uluslararası başarılara imza atmak istiyorum. Belli bir zaman geçtikten sonra beni Türkiye’de insanlar daha çok anlayacak ve daha çok isteyecekler. Doğru zamanı beklemek lazım. Ben de Türkiye’yi, Türkler’i ve İstanbul’u çok seviyorum. Burada olmak beni her zaman heyecanlandırıyor. İyi bir ekiple, doğru zamanda bir gün mutlaka döneceğim.”

Başarı paylaşılamadı!

Teknik Direktör Mircea Lucescu Ömer Güvenç’e, Türkiye’den ayrılışıyla ilgili ilginç detayları da anlattı. Rumen çalıştırıcı şöyle dedi:
“Galatasaray ve Beşiktaş’ta para harcamadan ilk sene uluslararası başarı sağladım. İkinci sene bu başarının paylaşımında sorunlar oldu. Herkes tavır yaptı. İkinci yılda Başkan Yıldırım Demirören beni değiştirmek zorunda kaldı. Del Bosque ile değiştirdi beni. Her ülkenin futbol yapısı çok farklıdır. Türkiye’deki başarılara bakarsanız, Balkan ülkelerinden gelenleri görürsünüz. Bunun sebebi de, birbirine yakın ülkelerin futbol mantalitelerinin örtüşmesi.”


Feldkamp’ın ruhu genç

Shakhtar Donetsk Teknik Direktörü Mircea Lucescu, Galatasaray Teknik Direktörü Feldkamp’ın yaşıyla ilgili polemikler konusunda da görüşlerini açıkladı.
“Feldkamp’ın biyolojik yaşını düşünürseniz hata edersiniz” diyen Lucescu şöyle konuştu: “Benim çevremde çok insan var 40 yaşında ama 80 yaşında gibiler. Önemli olan ruhunun kaç yaşında olduğu. Çok tecrübeli bir hoca, insan olarak tanımıyorum ama mutlaka tecrübelerini Galatasaray’a aktaracaktır. Bunu da yapıyorsa hiçbir sorun yoktur. Yaşı sorun etmeyin önemli olan ruh yaşıdır.”

Lincoln çok iyi transfer

Galatasaray’daki operasyona da değinen Lucescu, “Romanya’da bazı gazeteler Hagi’nin takımının Emre Aşık ve Necati’yi almak istediğini yazdı. Keşke başkan olsam da hepsini alsam” dedi. Rumen hoca, Türk oyuncuların çok vefalı olduğunu belirterek, “Bu kamp döneminde Galatasaray’la bir gün aynı otelde kaldık. Bazı oyuncular yataklarından kalkıp yanıma geldi ve elimi öptüler. Bu beni çok duygulandırdı. Shakhtarlı oyuncular bu davranışa çok şaşırdı.

Oyuncularıma Türk futbolcusunun ve insanının böyle vefalı olduğunu ve kimseyi unutmadıklarını söyledim. Lincoln çok iyi bir oyuncu. Schalke ile daha önce karşılaşmıştık. Tam bir takım oyuncusu, Galatasaray’a çok faydalı olacaktır” diye konuştu. Lucescu, Fenerbahçe’den Middlesbrough’ya transfer olan Tuncay Şanlı’nın da başarılı olacağına inandığını belirtti.

Aksam-Ömer Güvenç

26 Temmuz 2007 Perşembe

100’üncü Yılını 1000 Mağazayla Kutlayacak

Türkiye’nin tekstilde en eski özel sektör kuruluşu olan Hatemoğlu yenileniyor..

Türkiye’nin tekstilde en eski özel sektör kuruluşu olan Hatemoğlu genç kuşak temsilcileriyle yenileniyor. Fason üretimden vazgeçen şirket, yeni markası Hatem Saykı ve mağazalaşma süreciyle atağa kalktı.

Hatemoğlu, şirketin 100’üncü yılını kutlayacağı 2024’te tam bin adet mağazaya ulaşmayı hedefliyor.Hatemoğlu, Türkiye’de tekstildeki ilk özel sektör yatırımı.
Bu bilgi Türk Tarih Vakfı’nın araştırmasından. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Kayserili Hacı Mustafa Saykı manto ve palto üretimine başlamış.
1924’ten bu yana ayakta duran şirket, şimdilerde üçüncü kuşağa emanet. Çoğu Boğaziçi mezunu Saykı Ailesi 2001 krizinden sonra rota değiştirerek Hatemoğlu’nu diriltti. Fason üretimden vazgeçildi, Hatemoğlu markasıyla ihracat yapılmaya başlandı, aynı zamanda da Hatemoğlu mağazaları açıldı. Şirketin başındaki isim Hatem Saykı kendi adıyla bir marka daha çıkardı.
Türkiye’nin ilk özel tekstil girişimi ve Türkite’nin ilk ihracat yapan şirketlerinden Hatemoğlu’nu Hatem Saykı ile konuştuk.

Dedeniz kurmuş Hatemoğlu’nu. Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra modern giyim tarzına sahip çıkıp yatırım yapmaya nasıl karar vermişler?
Babamın babası kurmuş, Hacı Mustafa Saykı. 1924 yılında kıyafet devriminden sonra kurulmuş ancak bu tarihten önce de Bursa ve İstanbul’dan kumaş alıp Kayseri’de manifaturacılık yapıyorlarmış. 1924’te ilk konfeksiyon satışını yapmışız. Muhakkak ki bizden önce kurulan tekstil şirketi vardır ama halihazırda hizmet veren bir şirketiz. Bizden önce Sümerbank varmış. Bu bilgileri 10 yıl önce Türk Tarih Vakfı’nın yaptığı araştırmadan öğrendik.

Bu tarz hemen müşteri bulmuş mu?
O zamanın en modern kıyafetleri yapılıyormuş. Hacı babam anlatırdı, ilk olarak üç manto hazırlanmış. Birini babaannem giymiş, birini valinin hanımına satmışlar. Diğerini satmak için bir yıl uğraşmışlar. Ancak sonraki yıllarda dikiş ve kumaş kalitesiyle manto va paltoda en bilinen marka olunmuş. Hatemoğlu denildiğinde bundan 15 yıl öncesine kadar manto ve palto akla gelirdi. Yeni markalar çıkardık.

Hâlâ devam ediyor...
Manto ve palto devam ediyor ama artık bayan koleksiyonunu bıraktık.

Neden?
Krizden sonra rota değişikliği yaptık. Bayandan vazgeçtik. Krize kadar mağazacılık yapmıyorduk. Toptancı ağırlıklı çalışıyorduk. 2001’den sonra mağazacılık yapacağız dedik. 2001 krizini fırsat olarak değerlendirdiniz diyebilir miyiz? Bu bir toparlanma süreciydi. Erkek koleksiyonunu genişlettik, yeniledik. İki yeni marka kattık, hatta üç diyelim. Biri HTML, daha genç dizayn, pamuk ceketler, yıkamalı pantolonlar...
Hafta sonu kıyafetlerinden oluşuyor. Diğeri Hatem Saykı koleksiyonumuz.

Siz mi tasarlıyorsunuz?
Direkt tasarım değil ama her üründe emeğim var. ‘Bu kumaştan şu model’ gibi seçimleri ben yapıyorum. Hatem Saykı bir buçuk yıla yaklaştı. Son ay itibarıyla toplam satışlarımızda yüzde 14’ü geçti. Hatem Saykı şimdilik bizim için bebek ve yürümeye başladı diyebiliriz.

Niye daha önce mağazacılığa geçmediniz?
Kriz öncesinde bayi sayımız 150’ydi. Aklımızda uzun zamandır mağazacılık vardı. Demek ki krizi beklemişiz. Bir müşterimiz bizi bıraktı, biz bir müşterimizi bıraktık ve rota değişikliği yapalım dedik. Bayilerde işler daha yavaş gidiyordu.
Aslına bakarsanız büyüklerimiz işe mağazacılıkla başlamışlar, toptancılıkla devam etmişler, biz de yıllar sonra yeniden mağazacılığa döndük. 1965’te Beyoğlu’nda mağazamız varmış. Toptancılık da o yıl başlamış.
Halen toptancılığa devam ediyoruz. 2005’te 9 mağazamız varken, 2006’da 15 oldu, inşallah 2007 sonunda 20 olacak. Şu anda tepesinde Hatemoğlu yazan 25 mağaza var, 15’i bize ait. 2024 100’üncü yılımız olacak. Bu tarihe kadar hedefimiz bin mağazaya ulaşmak.

Yıllık üretim rakamlarınız nedir?
Yıllık 120 bin parça takım elbise üretiyoruz. Dışarıda yaptırdığımız kıyafetlerimiz de var. Örneğin Hatem Saykı İtalyan bir firma ile İtalya’da üretiliyor. 4 tane ayakkabı üreticimiz var. 24 senedir gömlek üreticimiz aynı. Kravatımızı da iki üreticimiz yapıyor. İtalyan ortakla üretiliyor

Bin mağaza hedefi yüksek değil mi?
Neden olmasın? Hedefi koyup çalışmak önemli olan. İtalyan ortakla nasıl buluştunuz?Bu şirket İtalya’da birçok markaya üretim yapıyor. Biz onlarla 1994 yılında tanıştık. Hatta ‘Onlara fason üretim yapabilir miyiz?’ diye heveslendik. Ancak olmadı ve yıllar sonra 2005’te kendi koleksiyonumuzu onlara yaptırmaya başladık.
Bizim tarzımızdan farklılardı. Ne gibi bir fark vardı?Hatemoğlu tarzı Alman tarzıdır. Kalıplar, modeller ve vücut yapısı olarak Alman çizgilerini taşır. Hatem Saykı ise tamamen İtalyan tarzı.

Neden Alman tarzı tercih edilmiş?
Uzun yıllar Almanya’daki fuarlara katıldık, Alman müşterilerimiz oldu. Sanırım ondan.Cumhuriyetin kurulduğu ilk yılların etkisi de olabilir...
Evet, o dönemde teknoloji Almanya’dan geliyormuş. Erkek modasında İtalyan tarzı hakim. Sizin için de bunu izlemek elzem olmalı.Türk erkekleri İtalyan tarzına yakın. Artık pantolonlar daha düşük belli. Ceketler daha dar. İtalyanlar her zaman ceket kollarından gömlek manşetlerinin görülmesini ister. Bizim ceket kolları eskiden daha uzundu, şimdi kısaldı. 1-1.5 santim kısa kollar. Paçalar daha dar. Müşterilerimiz ilk zamanlarda zorlandı ama artık onlar da İtalyan tarzını tercih ediyor. Ayrıca kumaşlar da çok farklılaştı. Hatem Saykı’da daha dökümlü kumaşlar kullanıyoruz. El dikişi ağırlıklı.
Alman tarzı olan ürün bandımız ise makine ağırlıklı.Babam kasanın anahtarını 18 yaşındayken verdi.

Şirketin üçüncü kuşak temsilcisi olarak en büyük sermayeniz nedir sizce?
Bilgi ve iyi niyet. Sermaye muhakkak para demek değil. İtibarı tüketirseniz sermayeniz tükenir.

Babanız sizi kaç yaşında işe alıştırmaya başlamıştı? Ne zaman sorumluluk aldınız?
İlkokul döneminde ilk iş seyahatimi babamla Bursa’ya kumaş seçmeye giderek yaptım. 18 yaşındayken babam kasanın anahtarlarını vermişti. Boğaziçi İşletme’de okurken okulu kırıp işe gelirdim. Yıllarca hafta sonları hep işteydim.

‘Eskiyi getir yeniyi al’
Hatemoğlu’nun iki haftadır süren ve dayanıklı tüketim markalarının yaptıkları kampanyaları andıran bir kampanyası var. Eski takım elbise getirenler 80 YTL’lik indirimden yararlanıyor. Üstelik bu elbiselerin Hatemoğlu markası olması şart değil.

’Peki ne olacak bu elbiseler?’
Hatem Saykı müşterilerden gelen takım elbiselerin elden geçirildikten sonra valilikler aracılığıyla ihtiyacı olan bölgelere gönderileceğini söyledi.
‘ğ’ harfi yüzünden kendi markamızla satışta zorlandıkBir dönemin en yüksek ihracat yapan şirketlerindensiniz. 1980’li yıllarda 1 milyon dolarlık ihracat yapana ödül veriliyordu. Dönemin bakanı ziyarete geldiğinde babam anlatır,
’Ne kadar oldu, 1 milyonu buldu mu ihracatınız?’ diye sorduğumda 2.5 milyon dolar ihracat yapmışız. İyi bir dönemmiş.

Hangi ülkeler ağırlıktaydı?
Libya’ya, Irak’a yüksek rakamlarda yapıyorduk. İsviçre, Fransa. Belçika ve Almanya’ya da ihracatımız vardı. Türk olduğumuzu anlıyorlar

Ya şimdi?
Son üç yıldır ihracatımızın tamamını kendi markalarımızla yapıyoruz. ABD’den Kazakistan ve Afrika ülkelerine kadar farklı ülkelere satış gerçekleştiriyoruz. İhracata başladığımız ilk yıllarda kendi markamızla satış yapmakta zorlandık. En çok da Hatemoğlu’nun ’ğ’si bizi zorladı. Made in Turkey yazmamıza hiç gerek yok, ’ğ’yi gören Türk olduğumuzu biliyor.

Hatemoğlu Boğaziçi mezunlarına emanet
Hatem Saykı’nın eşi Füsun Saykı Boğaziçi Endüstri Mühendisliği’nde okumuş. Şu anda şirkette mağazacılıktan sorumlu. Hatem Saykı’nın ablası Efsane Turan Boğaziçi İşletme mezunu.
Şirkette yurtdışı müşterilerle ilgileniyor. Hatem Saykı da Boğaziçi İşletme mezunu. Kızkardeşi Esra Saykı ise ailede Boğaziçi mezunu olmayan tek kişi. Marmara İşletme mezunu olan Esra Saykı üretimle ilgileniyor.

Elif Ergu-Vatan

17 Temmuz 2007 Salı

100 Yaşına Gelmenin Sırrını Ben Biliyorum!

82 yaşında en zorlu ameliyatlara imzasını atan Prof. Dr. Mustafa Öz, 100 yaşına kadar yaşamayı planlıyor. Ünlü kalp cerrahı oğlu Prof. Dr. Mehmet Öz'ün kitaplarını okumadığını anlatan ünlü cerrah, "Mehmet'in seks önerilerine de katılmıyorum" diyor: Mehmet daha 80'ine gelmedi, bunları bilmez!..

Ünlü cerrah Prof. Dr. Mustafa Öz, Bilim Üniversitesi Genel Cerrahi Bilimler Başkanı. Geçen hafta kendisine ulaşmakta zorlandım çünkü beş saat süren bir ameliyattaydı; en zorlu ameliyatlardan biri olarak bilinen yemek borusu operasyonundaydı.
Yaşıtı meslektaşları çoktan ameliyathaneden elini ayağını çekmişken; o, gününün büyük bölümünü hâlâ hastanede hastalarının başında, elinde neşterle geçiriyor.
Öz, Amerika'nın en ünlü hastanelerinde 45 yıl boyunca çalışmakla kalmadı, cerrah olarak dünya tıbbına imzasını attı. Bugün Amerika'ya giden Türk cerrahların yolunu açan isimlerin başında geliyor. Oğluna da bu yolu o açtı. Yani dünyaca ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz'e...
Röportajda okuyacağınız üzere bugüne kadar planladığı her şeyi yapan Öz, şimdi 100 yaşına kadar yaşamayı hedefliyor ve bunun formüllerini veriyor...
* 80 nasıl bir yaş?
Bu yaşı şans eseri buldum. Kendimi 125'e ayarlayabilirim ama 100'ü şimdilik kabul ediyorum! Çünkü yaptığım bazı hatalar ve eksik yaşam tarzları yüzünden bana öyle geliyor ki 25 yıl kaybedeceğim. Doğum yerinden itibaren hayatıma bakarsanız; bozkır gibi bir yerden neredeyse ot biter gibi nerelerden geçip bu hale geldim. Kaybettiğim 25 yıl, çocukluk dönemimde çok da iyi beslenmemekten ve zor şartlarda büyümektendir.
* Siz bir doktor olarak çocukluk dönemindeki gelişimin insanın sonraki yaşlarını şekillendirdiğine inanıyor musunuz?
Mutlaka! Çocukluk dönemimde hastalıklara karşı çok başarılı bir savaş verilemedi. Kalbim o dönemden hasar almış olabilir. Bunun sonuçlarını daha sonra görebilirim. Çok fakir bir ailenin 11 çocuğunun, hayatta kalabilen 6 tanesinden biriyim. Ben toprak damlı bir evde bir tastan yemek yiyerek büyüdüm. Üniversiteye gelinceye kadar kravat, palto görmedim. Beni hep hükümet okuttu. Tıbba gitmeye daha o dönemde karar vermiştim. Azim ve ısrarla istikameti tutturmak için hedefi iyi çizmek lazım. Bugün de istikamet olarak 100 yaşını seçtim.
GENLERİNİZE GÜVENMEYİN!
* Sizce uzun yaşamanın sırrı genlerde gizli olabilir mi?
Babam 78 yaşında, annem 88 yaşında öldü. Genetik yönden yaşlı sayılabilirim ama 45 yaşında hayatını kaybeden bir ablam da oldu. O nedenle genetiğe güvenmek çok da doğru değil.
* Bu yaşta cerrahlık nasıl?
Amerika'daki cerrah arkadaşlarım benim için 'Yaşı: 80, görünüşü: 60, hissiyatı: 50, performansı 40' diye yazı yazmış. Bu tespitler doğrudur...
* Oğlunuz Mehmet Öz herkesin göbeğini mezura ile ölçtü... Sizinkini de ölçtü mü?
Ölçtü ve 35 santim fazlalığım çıktı. Kilo vermem lazım biliyorum. 35 santim fazlalığım olabilir ama bizim evde doğru beslenilir. Evimizde yıllardan beri tereyağı yok, kırmızı et yok. Yumurtayı haftada bir yerim. Yediklerimiz; çalı fasulyesi, kereviz, enginar, kabak dolması ve meyvedir. Daima masamda roka ve maydanoz vardır. Ben sadece evde olsam, kilom iyi olurdu ancak genellikle haftanın beş günü dışarıdayız. O yüzden diyet kaçıyor.
Mehmet henüz lisedeyken tavsiye etmişti, tavsiyesine uyup eşimle her gün yürüyüşe başladık. 40 yıldır da alışkanlık oldu, haftada en az 4 gün, 6 kilometre yürürüz. Cumartesi-pazar 10 kilometre yürürüz.

-SABAH, ESRA TÜZÜN -

1 Temmuz 2007 Pazar

Genç Siviller Rahatsız


1999 depreminden sonra Siyasal Ufuk Hareketi olarak ortaya çıkan, "Genç Subaylar Rahatsız" haberinin Cumhuriyet gazetesinde yayınlandığı 2003'ten bu yana "Genç Siviller Rahatsız" sloganıyla takiyyenin her türüne karşı çıkan genç aktivistler, zaman zaman kara mizaha yaslanan zekice esprileriyle hepimizi aynaya bakmaya çağırıyor.

Bilindiği gibi sembolleri spor ayakkabı. Dün kutladığımız Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla, gönlüme düştüler. İşte kendilerini sistemin hatası olarak gören Genç Siviller'in çekirdek kadrosu:
Turgay Oğur 1974 Rize doğumlu. ODTÜ Siyaset Bilimi Bölümü mezunu. Yakın zamana kadar Sabancı Üniversitesi'nde çalışıyordu. Şu an aktivist konumunda.
Erkan Şen 1986 Van doğumlu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıfta okuyor.
Yıldıray Oğur 1978 Rize doğumlu. Abisi Turgay gibi ODTÜ Siyaset Bilimi'ni bitirdi. Şu an doktora yapıyor. Ayşegül Ecer Erzurum doğumlu. Şu an burslu olarak İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi üçüncü sınıfta okuyor.
.....
-NURİYE AKMAN-

27 Mart 2007 Salı

Teyzelerim, Halalarım Hepsi Birer Nezahat'tı


Hatırla Sevgili dizisinin Nezahat'ı Lale Mansur:
60'lı yılların örf, adet ve yaşayış tarzını bilmek dizide bana çok yardımcı oldu. O dönemden Nezahat gibi çok kadın tanıyorum...
Teyzelerim, halalarım... Hepsi birer Nezahat'tı....
Oyunculuğa ilk filmi 1992 yılında Düş Gezginleri ile Altın Portakal kazanarak hızlı bir giriş yapan Lale Mansur, şu aralar atv'deki "Hatırla Sevgili" isimli dizi ile gündemde. Dizide Adnan Menderes hükümetinde milletvekili iken, darbe sonrası hapse düşen Rıza'nın (Engin Şenkan) eşi Nezahatı'ı canlandıran Mansur sorularımızı yanıtladı.
* Hatırla Sevgili'de kendinizden çok farklı bir karakteri canlandırıyorsunuz... Nasıl bir kadın Nezahat sizce?
Aslında birkaç karakter teklif edilmişti, ben içlerinden Nezahat'ı seçtim. Çok hoş, çok keyifli bir rol. Hayatın içinde çok değişen bir karakter. Onun için çok hoşuma gitti ki epey bir Nezahat tanıyorum o dönemden: Teyzelerim, halalarım...
* O zaman sizin için kolay olmuştur Nezahat rolüne adapte olmak...
Daha önceki jenarasyonları bilmek; ne yaparlar, nasıl oturur, kalkarlar, örf ve adetleri nelerdir, epey bir gözlemim var. Bu bana yardımcı oldu.
* Peki bir döneme ışık tutan bir dizi... Size gelen tepkiler nasıl?
Çok önemli bir dizi bence. İlk kez Türkiye'de yakın tarihimizle ilgili bu kadar ciddi bir dizi çekiliyor. Bir Altın Portakal kazandığımda tepki almıştım. Altın Portakal'dan sonra bir de şimdi bu dizi ile çok konuşuldum. Çok fazla izleyeni var 'Hatırla Sevgili'nin...
* Altın Portakal size neler getirdi peki?
Altın Portakal'ın gerçekten benim kariyerimde çok önemli bir rolü oldu. Çünkü ilk filmimle aldım. Benim jenerasyondan gelen tecrübeli oyuncular vardı o sıralar. Zuhal Olcay, Derya Baykal gibi... Benim o açığı kapatmak için çok çalışmam gerekiyordu. Çalışmaya da devam ediyorum. Bu yaz New York'a gidip orada oyunculuk dersleri alacağım. Çalışmanın ve kendini eğitmenin sonu yok. İlk başladığın seneye göre çok daha deneyimliyim artık.
* İlk başladığınız yıllardaki Türk sineması ile şimdiki Türk sinemasını karşılaştırır mısınız?
Şu anda bence çok iyi. Büyük-küçük gişeye yönelik her türlü yapım var. Ama halen bir sektör değil. Mesela bir sendikamız yok. Yani 23 saat çalıştırılabiliyoruz. Özellikle televizyonda... Mesela yurtdışında diziler yarım saat. Biz sanki bir sinema filmi çekiyoruz her hafta. Çok haksız bir şey.
* Sendika ile ilgili sizin çalışmalarınız var mı?
Yok malesef. Zamanım hiç yok. Düşünce özgürlüğü ile ilgili, Green Peace gibi desteklediğim sivil toplum örgütleri var ama sendika çalışmalarım yok.
* Boş zamanlarınızda neler yaparsınız?
Son iki senedir çello çalışıyorum. Herkesin bir enstüman çalması lazım diye düşünüyorum. At biniyorum. Epey bir ara vermiştim. Ve seyahat ediyorum.
* Evlilik iyi gidiyor, çocuk düşünüyor musunuz?
Evet 24 yıldır güzel giden bir evliliğim var. Ama çocuk düşünmüyoruz.

Lale Mansur Röp. / Sabah Gazetesi (26.03.07)

12 Mart 2007 Pazartesi

HATIRLA SEVGİLİ Müziği



Hatırla Sevgili dizisinin adıyla bütünleşen şarkısını genç konservatuvar öğrencisi Eylem Aktaş seslendiriyor. Dizinin tüm parçalarını ise üç usta müzisyen Kemal Sahir Gürel, Hüseyin Yıldız ve Erdal Güney hazırlıyor.

Bu müzik aşka ve 68 kuşağına dair

Bir dönem dizisi olan Hatırla Sevgili'nin müziği, senaryosuyla müthiş bir uyum sergiliyor. Müzisyenler Kemal Sahir Gürel, Hüseyin Yıldız ve Erdal Güney bu durumun, o dönemin yiğit insanlarına karşı hissettikleri saygı ve sevgiden kaynaklandığını söylüyor.

Adnan Menderes dönemini işleyen ve 80'li yıllara kadar ilerleyecek olan Hatırla Sevgili dizisi, müzikleriyle de büyük ilgi görüyor. Özellikle dizinin yayınlanan son bölümündeki Deniz Gezmiş görüntülerinin üzerindeki fon müziği, insanın tüylerini diken diken ediyordu. Dizi için hazırlanan diğer müzikler ve seçilen eski parçalar da görüntüleri çok iyi tamamlıyor.
Tüm bu melodiler üç usta müzisyenin elinden çıkıyor. Yemin ve Dicle gibi yeni dizilerin müziğine de birlikte imza atan Kemal Sahir Gürel, Hüseyin Yıldız ve Erdal Güney ile HatırlaSevgili üzerine konuştuk.

'İÇİMİZDEN GELİYOR'

- Yaptığınız besteler senaryo ve görüntülerle çok örtüşüyor. Ayrıca izleyiciyi çok etkiliyor. Nasıl başarıyorsunuz bunu?
- Kemal S.Gürel: Farklı bir durum var tabii burada. Biz dizide anlatılanların yabancısı olan insanlar değiliz. Yani biz, aslında o duyarlılıklarla büyümüş insanlarız. O dönemin bütün muhalif ve yiğit insanlarına karşı hissettiğimiz saygı ve sevgiden; o kültürün bir parçası olmaktan da kaynaklanan bir şey bu. Dolayısıyla yeniden bir keşif yok orada, içimizden gelen şeyler.- Yani bu dizi sizin için ayrıca manevi bir değer taşıyor.
- Hüseyin Yıldız: Kesinlikle. Türkiye'nin kronolojisi bir kere. 68 kuşağı var, yakında benim yaşadığım kuşak 70'ler gelecek mesela.
- Erdal Güney: Bir de hepimiz o dönemin, farklı yaş kesitlerinde acılarını yaşadık.
Türkiye'deki birçok insan gibi. Şimdi bizim bu dizide bunlara sanatımızla yanıt verebilme şansımız var. O yüzden kendimizi coşkulu hissetmememiz mümkün değil.

- Dizideki hangi parçalar size ait değil?
- H.Y: Bütün temalar bize ait. Onun dışında Mehmet Güreli'nin parçası var orada, Ömer Hayyam'ın bir şiiri, o bizim değil. Bir de klasik Türk sanat müziği parçaları bizim değil tabii. Onlar orijinal halleriyle kullanılıyor. Onun dışındakilerin hepsi bizim.

- Hangi temalar onlar?
- A.G: Kendi açımızdan üç ayrı doku var. Biri duyguları tarif eden, biri dizinin yarı belgesel özelliğine ve politik iklimine uygun, diğeri de dönemin dokusuna uygun. Bunları yaparken de sürekli paylaşımla çıkmıyor. Hepimiz durduğumuz yerden bir şeyler üretiyoruz, onların içinden hangileri uyuyorsa öyle bir uygulama yapıyoruz.

GEZMİŞ'E HALK MÜZİĞİ

- H.Y: Mesela dizinin, gazete sayfalarının bantta dönüşüyle başlayan bölümünde, Kemal'in yaptığı Fırtına isimli ezgi, tamamen o siyasal ya da belgesel tadı veren bir müzik. Deniz Gezmiş görüntülerinin üzerine yapılan müzik de halk müziği ezgisi.

- Soundtrack'i ne zaman çıkıyor?
- K.S.G: Bu dizinin yapımcısı atv. Kanalın, diziyle ilgili başka çalışmaları da olacak ve sanırım mayıs ayında seyirciyle buluşturacak. Biz de soundtrack'i mayıs ayına hazırlıyoruz.Kimi Enstrümantal Kimi Sözlü; Hatırla Sevgili Melodileri

SÖZLÜ PARÇALAR

* Zor Yıllar Beste: Erdal Güney Söz: Mustafa Nuhut ve Erdal Güney Solist: Eylem Aktaş
Sözleri: Dudağımda yarım kalan söylenmemiş son sözümdür...
Varsın eller gönül yarası kapanır sansın, kabuğun altında ey yar kanayan sensin.
Kullanıldığı sahneler: Ahmet ve Yasemin'in aşk sahnelerinde

* Yaralı Kalbim Beste: Kemal Sahir Gürel Söz: İbrahim Karaca Solist: Atakan Akdaş
Sözleri: Artık savrulup gitsen de rüzgâra, ağla yaralı kalbim her şey yalan.
Kullanıldığısahneler: Kavuşulmayan aşk sahnelerinde.

* Geçmişten Geleceğe Beste: Hüseyin Yıldız Söz: İbrahim Karaca Solist: Erdal Güney
Sözleri: Sevdamız bir uzun bakış. Ey memleket, ey soylu düş...
Kullanıldığı sahneler: 68 kuşağına yazıldı. Deniz Gezmiş görüntülerinin üzerine kullanıldı.

DİĞER MELODİLER...
* Gece ve Rüzgâr: Erdal Güney'in. Eylem Aktaş sesiyle eşlik ediyor.
* Hüznün Gecesi: Hüseyin Yıldız.
* Kaşı Kemanım: Erdal Güney.
* Fırtına ve Senfoni adlı melodiler, Kemal Sahir Gürel'in siyasi temalı melodileri. Belgesel görüntülerde kullanılıyor.
* Güzel Günler ya da Özlem olarak adlandırdıkları melodi, mutlu anlarda kullanılıyor.
* Büyükada sahnelerindeki parça konuk melodi. Seyithan Kızıl'ın Dar Geçit adlı parçası.
Sesiyle tanınıyor
Dizinin en sevilen parçalarından Zor Yıllar, sözlerinin benzerliği nedeniyle eski bir klasik Türk müziği şarkısı olan Hatırla Sevgili ile karıştırılıyor.

Zor Yıllar'ı dizide 1980 doğumlu, İ.T.Ü. Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı Şan Bölümü öğrencisi Eylem Aktaş seslendiriyor. Aktaş, şimdiye kadar pek çok Kürtçe ve Türkçe albüme vokal yapmış. Ayrıca Yaşam Radyo'da haftada bir gün Kürtçe müzik programı yapıyor.

Hatırla Sevgili dışında daha önce Ihlamurlar Altında ve Kurşun Yarası dizilerinde sesiyle yer almış. Ayrıca müziklerini Erdal Güney'in yaptığı Unutulmayanlar filminin soundtrack'i için de Hüzünkâr isimli parçayı seslendirmiş.

Hatırla Sevgili Müziği / Sabah Pazar (11.03.07)